Yazı Detayı
29 Nisan 2018 - Pazar 13:16 Bu yazı 232 kez okundu
 
BİR KADINLAR GÜNÜ DAHA...
Prof. Dr. Kamuran Elbeyoğlu
kamuran.elbeyoglu@toros.edu.tr
 
 

Türkiye’de kadının durumuna baktığımızda karşımıza kamplara bölünmüş, birbirine karşıt kimlikler, yaşamlar sergileyen kadın portreleri çıkmaktadır. Kadının seçme ve seçilme hakkı Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Atatürk’ün ilk gerçekleştirdiği devrimlerinden birisi olmakla birlikte günümüzde kadınlarımızın toplumdaki statüsünün ne olduğu ve ne derece siyaset alanında haklarını savundukları veya seslerini duyurdukları tartışmalıdır. Türk kadını deyince aklımıza birçok başarılı akademisyen, avukat, hakim, milletvekili,  hatta başbakan geldiği gibi çoğunlukla gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine konu olan kadınların hikayeleri çoğunluğu oluşturmaktadır. Bu hikayelere baktığımızda bu kadınların, kızların yaşamı ve ölümü üzerinde yorum yapanların ve hak iddia edenlerin erkekler olması hiç de şaşırtıcı gelmemektedir.  
Bugün yaşadığımız sorunların en büyüklerinden birisi toplumsal sorunların ve tartışmaların kadınlar üzerinden yapılmasıdır. Töre cinayetlerine kurban giden, törelerin dayatmalarına dayanamayarak intihar edenler kadınlardır. Benzer şekilde dincilik laiklik tartışmaları da yine kadınlar üzerinden yapılmaktadır. Türban takan bir kadın kendini apaçık bir şekilde sergilemekte ve bütün bu tartışmanın odağına yerleştirilmektedir. Oysa onunla aynı değerleri paylaşan bir erkek kendisini böyle apaçık bir şekilde sergilemek durumunda olmadığı için kadının maruz kaldığı ötekileştirilmeye maruz kalmamaktadır. 
Günümüz Türkiye’sinde kadın profiline baktığımızda karşımıza çıkan çarpıcı ve düşündürücü bir diğer olgu da kadınların türbanlı ve türbansız olarak iki kampa ayrılmalarıdır. Aynı sorunları paylaşan ve ataerkil toplumda genel olarak ötekileştirilen kadın bir de kendi içerisinde kendi ötekisini yaratmaktadır. 
Kadınların bu kadar kolay kamplaşmaya itilebilmesinin ve onlar üzerinden siyaset yapılabilmesinin olanağını cinsiyetçilik olgusunun diyalektiğinde bulabiliriz. Cinsiyetçilik deyince ilk olarak aklımıza toplumda kadının aşağılanmasına ve toplumsal roller bağlamında toplumdaki konumunun erkeğe nazaran daha aşağı statüde olmasına yol açan tutum ve davranışlar gelmektedir. Ancak cinsiyetçiliğin bir de kendini kadınları adeta ilahlaştırarak onları hep olumlu sıfat ve özellilerle tanımlamak biçiminde gösteren bir yüzü vardır. 
Kadınlara yönelik olumlu tutumlar büyük ölçüde kadınların anne olarak üstlendikleri bakıcılık rolünden kaynaklanmaktadır. Bu tür tutumlar özellikle geleneksel toplumlarda daha fazla göze çarpmaktadır. Gerçekten de gelenekçi yanı ağır basan toplumların kadınlara ilişkin tutumlarındaki en çarpıcı husus, “cennet anaların ayakları altındadır” gibi atasözlerinde de dile geldiği gibi, kadınların adeta kutsallaştırılarak hep olumlu sıfat ve özelliklerle eşdeğer tutulmalarıdır. 
Bu anlayışta kadınlara “bir kavanozu açacak kadar güçlü değilmiş” gibi davranmaları, kendilerine aşırı güven duymamaları ve kariyer konusunda fazla hırs yapmamaları sıklıkla önerilir. Kadınlar pasif ve anaç olmalı ki erkeklerin koruma içgüdülerine hitap etsinler. Koruyucu cinsiyetçiliğin toplumda kadının ve erkeğin rolüne ilişkin geleneksel önyargıları beslemesi iki bağlamda gerçekleşmektedir. Kadınların sempatik, sevimli, özgeci olmaları aynı zamanda onların güçsüz, erkekler tarafından korunmaya muhtaç oldukları inancını da pekiştirmekte çok önemli rol oynamaktadır. İkinci ve daha önemlisi ise, bu tür tutumların kadınlar tarafından da benimsenerek bu standartlara uymayan kadınları toplumdan soyutlanma veya etiketlenme tehlikesiyle karşı karşıya bırakmasıdır. 
Böylece ortaya çelişik duygulu cinsiyetçilik adı verilen bir cinsiyetçilik ortaya çıkmaktadır. Çelişik duygulu cinsiyetçilik bir yandan kadına ancak bu olumlu niteliklerin gerektirdiği rollere uyduğu müddetçe toplumda saygınlık kazanacağı sinyalini verirken bir yandan da geleneksel rollere uygun davranmayan kadınların düşmanca cinsiyetçiliğe maruz kalacağı mesajını vermektedir. İki ucu keskin bir bıçak gibi işleyen çelişik duygulu cinsiyetçilikte geleneksel örf ve adetlere uygun hareket etmeyen ve geleneksel toplumsal cinsiyet (gender) rolleri içinde davranmayan kadınlar hem erkekler hem de diğer kadınlar tarafından yargılanıp dışlanmaktadırlar. Böylece, kadınlar türbanlı olsun veya açık olsun aynı ötekileştirmeye, aynı şiddet, aynı eşitsizliklere maruz kalmaktadırlar, ama kendi aralarında birbirlerini ötekileştirmeye itildikleri için bir araya gelerek kalıcı çözümler üretmekten yoksun olmaktadırlar. 

 
Etiketler: BİR, KADINLAR, GÜNÜ, DAHA...,
Yorumlar
Haber Yazılımı